BIST 100
14.615,67 1,46%
DOLAR
48,4773 0,02%
EURO
56,5258 0,27%
GRAM ALTIN
6.863,89 1,13%
BITCOIN
79.374,00 1,14%
FAİZ
39,56 -0,28%
GÜMÜŞ GRAM
103,19 0,67%
GBP/TRY
65,7837 0,17%
EUR/USD
1,1651 0,23%
BRENT PETROL
99,03 1,37%
ÇEYREK ALTIN
11.224,54 1,15%
Tekirdağ Açık
Tekirdağ hava durumu
27 °

Türkiye depreme halen hazır değil!

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin 27. yıl dönümünde Tekirdağ’da düzenlenen ortak basın toplantısında, Türkiye’nin deprem riskine karşı hâlâ yeterli önlemleri almadığı vurgulandı. TMMOB ve Tekirdağ Akademik Odalar Birliği, yapı stokunun belirsizliğine ve rant odaklı kentsel dönüşüm politikalarına tepki gösterdi.

Reklam
7e0c1ca9-3c1e-4bad-ac11-ccdeb164b2b0
MAVİ TEKİRDAĞ HABER MERKEZİ

17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin üzerinden 27 yıl geçmesine rağmen, Türkiye’nin afetlere karşı hazırlıksız olduğu gerçeği bir kez daha gözler önüne serildi. Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) Tekirdağ İl Koordinasyon Kurulu ve Tekirdağ Akademik Odalar Birliği, TMMOB Tekirdağ il binasında geniş katılımlı bir basın toplantısı düzenleyerek hayati uyarılarda bulundu. Toplantıda söz alan TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ekber Çakar, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Yönetim Kurulu ve kentteki akademik oda temsilcileri, acil atılması gereken adımları kamuoyuyla paylaştı.

TMMOB Başkanı Ali Ekber Çakar: "Depremi Unutmadık, Sorumluları Unutturmayacağız!"

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ekber Çakar, 20 binden fazla yurttaşın hayatını kaybettiği Marmara Depremi’nin acısını dün gibi taşıdıklarını belirterek, geçen 27 yılda yaşanan afetlerden ders çıkarılmadığını vurguladı.

Çakar açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

"20 binden fazla yurttaşımızın hayatını kaybettiği, 50 binden fazla kişinin yaralandığı, yüzbinlerce yapıyı yerle bir eden 17 Ağustos Depremi’nin 27. yılında kaybettiklerimizi bir kez daha özlemle anıyoruz. Başta İzmit, Yalova ve Adapazarı olmak üzere Doğu Marmara’nın tamamını etkileyen 7,4 büyüklüğündeki deprem, gerekli tedbirler alınmadığında doğal afetlerin ne büyük toplumsal felaketlere dönüşebildiğinin en acı örneği olarak tarihe geçti.

Aradan geçen bunca yıla ve acı deneyime rağmen üzülerek görüyoruz ki meydana gelen depremler ve diğer doğal afetler sonucunda yaşanan can kayıpları, sosyal ve ekonomik travmalar siyasal iktidara hiçbir şey öğretmemiştir. Bilim ve meslek çevrelerince ortaya konan risk ve afet yönetimine ilişkin görüşlere, alınması gerekli önlemlere dikkat çeken açıklamalara itibar edilmemiş, yıllar süren çalışma ve raporlar göz ardı edilmiştir. Bu ihmal ve umursamazlık nedeniyle yıllar içinde yaşanan felaketlerde binlerce insanımız hayatını kaybetmiştir.

Ülke tarihimiz adeta bu ihmallerin tarihi haline dönüşmüş durumdadır. Büyük Marmara Depreminin ardından, 2003’te Bingöl’de, 2011 Van’da, 2020’de Elazığ-Sivrice ve İzmir’de ve 11 ilimizi etkileyen 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş ve 20 Şubat 2023 Hatay depremleri ne yazık ki bu ihmalin en ağır sonuçları olmuştur.

Marmara Depreminden almamız gereken en büyük ders, coğrafi riskler göz ardı edilerek kurulan şehirlerin, plansız-çarpık kentleşmenin ve mühendislik hizmeti almayan yapıların yurttaşlar için büyük bir tehdit olduğudur. Ancak bu ders alınmamıştır!

6306 sayılı yasa kapsamında Bakanlıkça resen belirlenebilen Rezerv yapı alanı uygulamasıyla; milyonlarca yurttaşımız hem yerinden edilmekte hem de güvencesiz konutlarda yaşamaya mahkum edilmektedir. Bu açıkça keyfi ve plansız bir uygulamadır. Kar hırsıyla kentin değerli arazilerine, zeytinliklerine rezerv alan kararı çıkarılarak verilen imar izinleri, coğrafi riskler göz ardı edilerek kurulan şehirler, plansız-çarpık kentleşme ve mühendislik hizmeti almayan yapılar yurttaşlar için büyük bir tehdittir.

Biliyoruz ki, devletin asli görevlerinden biri doğa kaynaklı afetlerin oluşturacağı zararları en aza indirmek olmalıdır. Bunu sağlamak, temel yaşam hakkının korunması için gereklidir. Kentlerde yapıların yer seçimlerinden başlanarak; üretilen yapıların tüm aşamalarında kamusal denetimin sağlanması gereklidir.

Depremler başta olmak üzere, afetlere karşı bütünlüklü, sağlıklı, insanca bir yaşam ve çevre için, ülkemizin yeni büyük sosyal afetler, sosyal yıkımlar yaşamaması için gereken önlemlerin ivedilikle alınmasını, yapı denetimi uygulamasını yönlendiren kararlar ve ilgili tüm mevzuatın, TMMOB ve bağlı Odalar, üniversiteler ve ilgili kesimlerin katılımıyla düzenlenmesi gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz.

Güvenli yapılaşmanın sağlanması ve tüm bu süreçlerin sağlıklı işletilebilmesi için meslek odalarının sürece etkin katılımını sağlayacak yeni bir planlama, tasarım, üretim ve denetim süreci modeli derhal benimsenmelidir.

Kentsel rant için değil, depreme hazırlıklı şehirler kurabilmek için imar planları oluşturulmalı, parsel bazında yapılan imar tadilatları ile ormanlık alanlar ve su havzaları dere yataklarıyla birlikte yapılaşmaya açılmamalıdır.

Deprem Şurası, Ulusal Deprem Konseyi gibi oluşumlar mutlaka devreye sokulmalıdır. Büyük beklentilerle hazırlanan Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planının gerekleri yerine getirilerek; başta okul ve hastaneler olmak üzere, Türkiye’deki bina envanteri çıkarılmalı, mevcut yapılar hasar görebilirlikleri ve riskleri esas alınarak gruplandırılmalıdır.

27 yıl önceki acıları yeniden yaşamamamız için ülke olarak depreme hazırlıklı olmamız gerekiyor. Depreme hazırlıklı olmak için de bilimin, tekniğin ve doğanın sesine kulak vermemiz gerekiyor. Ülkemize, yaşamlarımıza, ortak geleceğimize hep beraber sahip çıkalım. Unutmadık. Unutturmayacağız."

İMO: "Risk Belli, Ancak Yapı Stoku Envanteri Hâlâ Belirsiz"

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Yönetim Kurulu ise 17 Ağustos 2026 tarihli yazılı açıklamasında, Türkiye genelindeki riskli binaların nerede olduğunun tam olarak bilinmediğine dikkat çekti. Türkiye genelinde 36 milyon bağımsız bölümden yaklaşık 6 milyonunun risk altında, 2 milyonunun ise acil dönüşmesi gerektiğini belirten İMO yetkilileri, kentsel dönüşüm hızının yetersizliğini rakamlarla gözler önüne serdi.

İMO Yönetim Kurulu açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

"17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin 27. yılında, depremde yaşamını yitiren yurttaşlarımızı bir kez daha saygıyla anıyoruz. 17 Ağustos 1999 Depremi, tarihimizin en sarsıcı, en can yakıcı afetlerinden biri olmasının yanı sıra, Türkiye’nin deprem gerçeğiyle yüzleştiği, depremlere yaklaşımın ve afet politikalarının yeniden ele alınmasının zorunlu hale geldiği bir dönüm noktası oldu. Büyük can ve mal kayıplarına yol açan Marmara Depremi, depremin kendisinin değil, gerekli önlemler alınmadığında yıkıcı sonuçlara yol açan yapı üretimi ve kentleşme anlayışının asıl sorun olduğunu açıkça ortaya koydu.

Elbette aradan geçen 27 yıl, ülkemizin deprem gerçeğini değiştirmedi. Aksine, Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşanan her deprem, bu gerçeği yeniden hatırlattı. 2003 Bingöl, 2011 Van, 2020 Elazığ ve İzmir depremleri, 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş merkezli depremler ülkemizin deprem tehlikesiyle birlikte kırılgan yapı stokunu da gözler önüne serdi. Her depremde, vaktiyle yapılması gerekenlerin yapılmadığını tekrar tekrar gördük.

Bugün artık soru depremin nerede, ne büyüklükte ve ne zaman olacağı değildir. Asıl yanıtlanması gereken soru şudur: ülkemizde yapıların birçoğunun riskli olduğunu, büyük bir depremde yapı stokumuzun ağır darbe alacağını biliyoruz ama bu yapıların hangileri olduğunu biliyor muyuz? Ne yazık ki 27 yılın sonunda bu soruya hâlâ yeterli bir yanıt veremiyoruz.

Riskli Yapılar Olduğunu Biliyoruz, Ama Hangi Yapılar Riskli Bilmiyoruz

Türkiye’de milyonlarca yapının deprem açısından risk taşıdığı, en yetkili kurumların açıklamalarında dahi ifade edilmektedir. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının resmî açıklamalarına göre Türkiye genelinde yaklaşık 36 milyon bağımsız bölüm bulunduğu, bunların yaklaşık 6 milyonunun risk altında olduğu ve 2 milyon bağımsız bölümün acil olarak dönüştürülmesi gerektiği belirtilmektedir. İstanbul’da yaklaşık 600 bin konutun çok riskli, toplam 1,5 milyon konutun ise dönüşmesi gerektiği de ifade edilmektedir. Ancak riskin büyüklüğünü tahmin etmek ile riskin nerede olduğunu bilmek aynı şey değildir.

Kentsel Dönüşüm Başkanlığının 2025 Yılı İdare Faaliyet Raporu, bu açıdan önemli bir tablo ortaya koymaktadır. Rapora göre 2025 yılında 6306 sayılı Kanun kapsamında Türkiye genelinde 30.007 yapı için riskli yapı tespiti yapılmıştır. Bu yapıların içerdiği toplam bağımsız bölüm sayısı 194.381’dir; bunun 167.560’ı konut, 26.821’i işyeridir. Aynı yıl 11.940 riskli yapı yıktırılmış, bu yapıların içerdiği 59.329 bağımsız bölüm yıkım kapsamına girmiştir.

Daha çarpıcı olan ise 2012 yılından 2025 yılı sonuna kadar oluşan kümülatif tablodur. Kentsel Dönüşüm Başkanlığı verilerine göre bu dönemde 319.551 binada riskli yapı tespiti yapılmış, bu yapıların içerdiği 1.272.863 bağımsız bölüm riskli olarak tespit edilmiştir. Aynı dönemde 291.144 binanın yıkımı gerçekleştirilmiş, yıkılan binalardaki toplam bağımsız bölüm sayısı 1.088.165 olmuştur.

Halihazırda 6 milyon bağımsız bölümün riskli olduğu tahmin ediliyorken aradan geçen 13 yılda yalnızca 1 milyon civarı bağımsız bölümün yıkılmış olması, kat edilen mesafenin çok düşük olduğunu göstermektedir. 13 yılda yıkılanın 6 katı kadar daha yapının yıkılması ya da dönüştürülmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Ülkemizin ihtiyacı, yalnızca riskli olduğu ihbar edilen veya çeşitli çalışmalar sonucunda tespit edilen yapıların kayıt altına alınması değildir. Türkiye’nin bütün yapı stokunun bilimsel, güncel, şeffaf ve sürekli yenilenen bir envanterinin oluşturulmasıdır. 27 yıl önce milat kabul edilen 17 Ağustos’un ardından hazırlanan Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’nda yapı stoku envanterinin 2017 yılına kadar tamamlanması öngörülmüştü. Ancak bugün hâlâ bütüncül ve kamuoyuna açık bir yapı envanterine sahip değiliz. Yıllardır dile getirdiğimiz bu eksiklik, deprem riskinin yönetilmesinin önündeki en temel sorunlardan biridir.

Yapının Yaşı Kadar, Yapının Geçmişi De Önemlidir

Türkiye’de yapıların risk tahmini büyük ölçüde yapım yılına göre belirlenmektedir. Oysa yapının güvenliği yalnızca binanın yapım yılı üzerinden değerlendirilemez. Bir binanın hangi yönetmeliğe göre tasarlandığı, nasıl projelendirildiği ve inşa edildiği kadar, kullanım sürecinde taşıyıcı sistemine herhangi bir müdahale yapılıp yapılmadığı da belirleyicidir. Zemin katta duvarların kaldırılması, kolon ve kirişlere müdahale edilmesi, kaçak kat veya eklentiler yapılması, kullanım amacının değiştirilmesi ve taşıyıcı sistemi etkileyen tadilatlar yapı güvenliğini doğrudan etkileyebilmektedir. Buna rağmen yapıların kullanım sürecinde düzenli ve sistematik bir teknik denetimden geçirilmemesi önemli bir güvenlik açığı yaratmaktadır.

Yeni Binalar Ne Kadar Güvenli?

Mevcut yapı stokunun dönüştürülmesi kadar, bugün inşa edilen yapıların geleceğin riskli yapılarına dönüşmesini engellemek de zorunludur. Nitekim 6 Şubat depremlerinde yeni sayılan bazı binaların da yıkılmış olması kamuoyunda endişeleri daha da artırmıştır. Güvenli yapı üretimi; doğru zemin araştırmasından doğru projelendirmeye, nitelikli malzeme ve uygulamadan etkin yapı denetimine kadar birbirini tamamlayan bütünlüklü bir mühendislik sürecidir. Bu zincirin herhangi bir halkasındaki eksiklik, yapı güvenliğini doğrudan etkiler.

Bu nedenle yapı denetiminin ticari bir faaliyet olarak değil, doğrudan kamusal yarar ve yaşam hakkıyla ilişkili bir kamu hizmeti olarak ele alınması, proje ve uygulama süreçlerinde mühendislik hizmetlerinin eksiksiz verilmesi, şantiye şefliğinin etkin ve gerçek anlamda uygulanması, yapı denetiminin bağımsız ve etkin hale getirilmesi ve yapı üretim sürecinin bütün aşamalarının kamusal denetim altında olması zorunludur.

27 Yıl Sonra Artık Daha Fazla Beklemek İstemiyoruz

17 Ağustos 1999’dan bu yana geçen 27 yıl, Türkiye’nin deprem gerçeğini anlaması için fazlasıyla uzun bir süredir. Bilim insanları uyardı, mühendisler uyardı, meslek odaları, üniversiteler ve daha nice kamu kurumu onlarca rapor hazırladı. Meclis araştırma komisyonları sorunları ortaya koydu. Ancak ne yazık ki yaşanan her büyük depremde, aynı gerçeklerle yeniden karşı karşıya kaldık.

Buna rağmen hâlâ milyonlarca riskli yapıdan söz ediyor, ancak bu yapıların hangileri olduğunu bütünlüklü biçimde bilmiyoruz. Hâlâ kentsel dönüşümden söz ediyor, ancak dönüşümü riskin en yüksek olduğu alanlardan başlatacak bütüncül ve şeffaf bir sistem kuramıyoruz. Hâlâ yeni yapılar üretiyor, ancak yapı üretim ve denetim süreçlerindeki sorunları bütünüyle ortadan kaldıramıyoruz."

İMO'dan 7 Maddelik Acil Eylem Çağrısı

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası, deprem riskinin azaltılması için atılması gereken adımları şu şekilde sıraladı:

  • Bütüncül Yapı Envanteri: Türkiye’nin bütün yapı stokunu kapsayan güncel, bilimsel, şeffaf ve kamuya açık bir yapı envanteri derhal oluşturulmalıdır.
  • Ulusal Bilgi Sistemi: Yapıların risk durumlarını izlemek ve güncel tutmak amacıyla Ulusal Yapı Stoku Bilgi Sistemi kurulmalıdır.
  • Öncelikli Kamu Programı: Riskli yapıların belirlenmesi ve müdahale süreçleri, riskin büyüklüğüne göre önceliklendirilmiş bir kamu programı olarak yürütülmelidir.
  • Erişilebilir Kamu Kaynağı: Riskli yapıların güçlendirilmesi veya yenilenmesi için özellikle dar gelirli yurttaşları koruyan yeterli ve erişilebilir kamu kaynakları sağlanmalıdır.
  • Risk Odaklı Dönüşüm: Kentsel dönüşüm, rant odaklı parsel bazlı uygulamalardan çıkarılarak risk odaklı, kent ve bölge ölçeğinde bir planlama anlayışıyla yürütülmelidir.
  • Periyodik Yapı Kontrolü: Yapıların kullanım sürecinde güvenliğinin izlenmesini sağlayacak periyodik yapı kontrolü yasal ve kurumsal bir sistem haline getirilmelidir.
  • Etkin Mühendislik ve Denetim: Yeni yapı üretiminde proje, uygulama, şantiye şefliği ve yapı denetimi süreçlerinde mühendislik hizmetlerinin eksiksiz ve etkin biçimde verilmesi sağlanmalı, meslek odalarıyla birlikte hareket edilmelidir.

Akademik Odalardan Tek Ses: "Ders Çıkarılmalı"

Basın toplantısında Tekirdağ Akademik Odalar Birliği adına söz alan Tekirdağ Barosu Başkanı Egemen Gürcün, Tekirdağ Diş Hekimleri Odası Başkanı Tolga Kutal, Tekirdağ Eczacılar Odası Başkanı Adem Tunç ve Tekirdağ Gıda Mühendisleri Odası İl Temsilcisi İnci Mine İrkin de ortak bir mesaj vererek, 17 Ağustos depreminden ve sonrasında yaşanan afetlerden gerekli derslerin çıkarılması, bilimin ve tekniğin ışığında acil önlemlerin hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladılar.

YORUM YAP

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.