
Bu aralar katıldığım kitap fuarlarında kitapları değil, insanları izledim. Özellikle de anne babaları…
Çocuğunun elinden tutup stant stant gezen; “Bunu ister misin?”, “Bunu da alalım mı?”, “Bak, bu tam sana göre.” diyen ebeveynleri…
Poşetler doluyor.
Bir kitap, üç kitap, beş kitap…
Hikâyeler, romanlar, test kitapları, etkinlik setleri…
Ne güzel, diye düşünüyorum önce. Bir çocuğa kitap almak için gösterilen bu telaştan daha güzel ne olabilir?
Sonra gözüm başka bir şeye takılıyor.
Poşetlerde çocuklara ait onlarca kitap var.
Peki annenin kitabı nerede?
Babanın?
Dayanamayıp soruyorum:
“Çocuğunuza bu kadar kitap aldınız, kendinize hiç almadınız mı?”
Cevaplar hep birbirine benziyor:
“Ben eskiden çok okurdum…”
“Çocuklardan sonra kaldı.”
“Çalışıyorum, vakit bulamıyorum.”
“Eve gidince hâlim kalmıyor.”
Bir anne, “Önce çocuklar okusun.” dedi.
İşte orada durdum.
Önce çocuklar okusun…
Neden?
Biz ne zaman okumayı çocuklara ait bir sorumluluğa dönüştürdük? Ne zaman kitap, büyüdükçe elimizden bırakabileceğimiz bir şey oldu?
Çocuklarımızın eline kitap verip kendi elimize telefonu alıyoruz. “Biraz kitap oku.” diyoruz, kendimiz okumuyoruz. “Telefonu bırak.” diyoruz, biz bırakamıyoruz. “Boş zamanını iyi değerlendir.” diyoruz ve saatlerimizi nasıl tükettiğimizi onların görmediğini sanıyoruz.
Oysa görüyorlar.
Hem de sandığımızdan çok daha dikkatli görüyorlar.
Belki de çocuklar bizim aldığımız kitaplardan önce bizi okuyorlar.
Nasıl yaşadığımızı…
Neye zaman ayırdığımızı…
Neyi önemli bulduğumuzu…
Yorgun olduğumuzda neye sığındığımızı…
Elimizden neyi düşürmediğimizi…
Çocuk, kitabın kıymetini bizim “Kitap önemlidir.” dememizden mi öğrenecek gerçekten?
Yoksa bir akşam annesini koltuğun köşesinde kitabına dalmış gördüğünde mı?
Babasının “Bir dakika, şu sayfayı bitireyim.” dediğini duyduğunda mı?
Evde bir roman karakteri konuşulduğunda, bir cümlenin altı çizildiğinde, bir kitabın sonuna üzülündüğünde mı?
Çocuklar sözlerimizden önce hayatımızın altını çiziyor.
Üstelik çok iyi okurlar.
Tutarsızlıklarımızı da okuyorlar, “Sen yap ama ben yapmayayım.”larımızı da…
Biz bazen ebeveynliği sürekli çocuk için bir şey yapmak sanıyoruz.
Daha iyi okul, daha iyi kurs, daha çok kaynak, daha fazla kitap…
Hepsi çocuk için.
Peki çocuk bütün bunların arasında nasıl bir yetişkine dönüşeceğini nereden öğreniyor?
Bizden.
İşte bu nedenle kitap fuarlarındaki o dolu poşetler beni artık yalnızca mutlu etmiyor, biraz da düşündürüyor.
Çünkü o poşette çocuğun geleceği için beş kitap varken anne ya da baba için tek bir kitap yoksa, çocuğa farkında olmadan başka bir şey söylüyor olabiliriz:
“Kitap senin yaşında okunur.”
“Büyüyünce hayat başlar.”
“Çalışınca vakit kalmaz.”
“Anne baba olunca kendin için okumayı bırakırsın.”
Oysa çocuklarımıza bırakmamız gereken miras yalnızca kitaplarla dolu bir oda değil; okuyan insanların yaşadığı bir evdir.
Çocuğunuz ayda on kitap okumak zorunda değil.
Siz de değilsiniz.
Mesele kaç kitap bitirdiğimiz değil; kitabın hayatımızda bir yerinin olup olmadığı.
Bu yüzden bir sonraki kitap fuarında çocuğunuz yine istediği kitabı seçsin. Hatta bir tane daha alsın.
Ama kasaya giderken bir an durun.
Raflara geri dönün.
Bu kez çocuğunuz için değil, kendiniz için bir kitap seçin.
Eve gidince o kendi kitabını açsın, siz de sizinkini.
Yan yana oturun.
Hiçbir şey öğretmeye çalışmayın.
“Bak, ben de okuyorum.” bile demeyin.
Sadece okuyun.
Çünkü bazı şeyler çocuğa anlatılmaz.
Yaşanır.
Biz çocukların ellerine kitap tutuştururken onların yalnızca o sayfaları okuduğunu sanıyoruz. Oysa karşılarında yıllardır açık duran çok daha büyük bir kitap var.
Sayfalarını her gün çevirdikleri…
Cümlelerini ezberledikleri…
Doğrularını ve yanlışlarını sessizce işaretledikleri bir kitap…
Biz.
Belki de bu yüzden çocuklarımıza sürekli,
“Kitap okuyor musun?”
diye sormadan önce kendimize başka bir soru sormalıyız:
Çocuğum beni okuduğunda, nasıl bir yetişkin okuyor?



