
Ulucanlar Cezaevi…
Bilirim ki buraya yolu düşen herkesin yüreği biraz daralır. Bugün bir müze olarak ziyaretçilerini ağırlayan bu yapı, sizi yüksek duvarlarıyla değil; içine sinmiş hatıralarıyla sarar. Kapısından içeri adım attığınız anda bir tarih bilgisiyle değil, bir duyguyla karşılaşırsınız ki o hüznün tarifi pek mümkün değildir.
2011 yılının yaz aylarıydı Ulucanlar’a yolumun düşmesi. Ankara’nın tüm sıcağına ve gürültüsüne inat içerde boğuk bir sessizlik, soğuk taş duvarlar ve geçmişten bugüne uzanan ağır bir uğultu… Her hücrede bastırılmış bir çığlığın yankısı, her koridorda yarım kalmış hayatların izi vardı. Ama en çok da avludaki darağacı… Bakmaya cesaret etmekte zorlandığım sessiz bir tanık. Onun karşısında insanın boğazı düğümleniyor, sözcükler eksiliyor, gözler doluyor. Çünkü orası yalnızca insanların değil, bir dönemin hayallerinin asılmaya çalışıldığı yerdi ve gözümdeki yaşın göğsümü ıslatması dahi ruhumu sakinleştirememişti.
Bugün 6 Mayıs. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan… Üç genç, üç yaşam, Türkiye’nin hafızasına kazınmış üç fidan. Onlar yalnızca birer isim değildi; sorgulayan, itiraz eden ve inandıkları yolda yürümekten vazgeçmeyen gençlerdi. Bağımsızlık dediler, eşitlik dediler, daha adil bir ülke hayal ettiler. Ve o hayaller, dönemin siyasal ikliminde bir tehdit olarak görüldü.
6 Mayıs 1972’de “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı cebren ilga” suçlamasıyla Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde idam edildiler. Bugünden geriye dönüp bakıldığında insanın aklına aynı soru geliyor: Gerçekten suçları neydi? Daha eşit, daha özgür ve daha adil bir gelecek istemek mi?
Aradan 54 yıl geçti. Ama bazı kayıplar zamanla susmaz, bazı isimler tarihin tozlu raflarına kaldırılmaz. Çünkü onların hikâyesi yalnızca geçmişe ait değildir; bugün de vicdanlara dokunmaya devam eder. Adlarına türküler yazıldı, şiirler söylendi, meydanlara ve sokaklara isimleri verildi. Ama asıl mirasları, bir kuşağın vicdanına bıraktıkları sorumluluktur.
Yıllardır bu sürecin ayrıntılarını, özellikle de idam oylamasında kimlerin hangi yönde oy kullandığını araştırıyorum. Ulucanlar Cezaevi’ni gezdikten sonra bu merak benim için bir araştırma konusunun ötesine geçerek tarihsel bir yüzleşmeye dönüştü. İsmet İnönü ve Bülent Ecevit’in “hayır” oyu verdiği biliniyor. Ancak bir de “kabul” oyu verenler vardı ve o listeye bakmak bir yurttaş olarak insanın içini acıtıyor.
Oylamanın rakamları da bu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: 450 üyeli Meclis’te 323 milletvekili oy kullandı; 273’ü “kabul”, 48’i “ret”, 2’si çekimser oy verdi, 118 milletvekili ise oylamaya katılmadı. Adalet Partisi’nin 251 milletvekilinden 218’i “kabul” oyu verirken, hiçbirinin “hayır” dememiş olması dikkat çekicidir. CHP’nin 140 milletvekilinden yalnızca 47’si “ret” oyu kullanmıştır. Türkiye İşçi Partisi’nin tek milletvekili Mehmet Ali Aybar ise “hayır” diyenler arasındadır.
Peki ya Tekirdağ? O dönemde ilin dört milletvekili vardı. Adalet Partili Nedim Karahalil ile Mustafa Sabri Sözeri oylamaya katılmadı. CHP’li Yılmaz Alpaslan “ret” oyu verdi. Güven Partili Orhan Öztrak ise “kabul” oyu kullandı. Dört isimden yalnızca biri “hayır” dedi; ikisi sustu, biri “evet” dedi. Ve bazen tarihte en ağır yük, söylenen sözlerde değil, söylenmeyenlerde saklıdır. Bazı sessizlikler, bazı cümlelerden daha ağırdır. Bazı “evet”ler ise yıllar geçse de vicdandan silinmez.
Bugün 6 Mayıs. 54 yıl önce üç genç darağacına yürüdü ama boyun eğmedi. Onlar yalnızca kendi hayatları için değil; bu ülkenin emekçileri, öğrencileri, çocukları ve geleceği için konuştular. Darağacına sığmayan tam da buydu: bir kuşağın eşitlik ve özgürlük hayali... Onların susmadığı yerde, biz nasıl sessiz kalabiliriz ki?
Anılarına saygıyla…



