
Son zamanlarda içimde bir yerlerde bir "nokta" koyma hevesi var. Uzun, ağdalı, virgüllerle boğulmuş o devasa cümlelerden yoruldum. Eskiden olsa bir fikri anlatmak için labirentler kurar, kelimelerin şehvetine kapılır, cümleyi bitirene kadar nefes nefese kalırdım. Şimdi ise sadece kısa kesmek istiyorum.
Anlatamadığımdan değil, anlaşılamamaktan da değil. Sadece yorgunluktan.
Az Çoktur
Dünya çok gürültülü. Herkes çok konuşuyor, herkes en uzun cümleyi kendisi kurmak istiyor. Oysa hayatın özü bazen o tek kelimelik duraklarda gizli. "Gidiyorum." "Bitti." "Yorgunum." "Seviyorum." Bu kelimelerin arkasına dizilecek onlarca yan cümlecik, aslında sadece o saf duyguyu sulandırıyor.
Eskiden "çünkü"lerimin peşine takılır, kendimi açıklama telaşına düşerdim. Şimdilerde "öyle işte" demek yetiyor. Uzun cümleler bir çeşit savunma mekanizmasıymış, onu fark ettim. Kendimizi sağlama alma çabası, boşluk bırakmama korkusu...
Artık kelimelerimi idareli kullanmak istiyorum. Bir şeyi üç kelimeyle anlatabiliyorsam, dördüncüsü israf gibi geliyor. Zihnimdeki o kalabalık pazar yerini boşaltıp, yerine sade bir oda kuruyorum.
Belki de yaş almanın getirdiği bir "sadeleşme" bu. Gardıroptaki fazlalıklardan kurtulur gibi, dildeki fazlalıklardan da kurtulmak. Çünkü biliyorum ki; beni gerçekten duyan, sustuklarımdan da bir anlam çıkarır. Duymayan ise bin sayfalık cümle kursam yine de eksik kalır.
Sözün özü, uzun cümleler yorar. Kısa olan ise kalbe dokunur.
Nokta.



