
LGS sonuçlarının açıklanmasının ardından binlerce öğrenci ve veli için yeni bir süreç başlıyor. Kimi aileler yüzdelik dilimleri inceliyor, kimi öğrenciler okul araştırıyor, kimi evlerde ise tercih listeleri üzerine uzun sohbetler yapılıyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da en çok duyduğumuz soru aynı:
“Bu puanla hangi okula girebiliriz?”
Yıllardır tercih dönemlerinde öğrenciler ve ailelerle yaptığım görüşmelerde dikkatimi çeken ortak bir durum var. Sonuçlar açıklandıktan sonra birçok aile okul isimlerine odaklanıyor; ancak bir süre sonra asıl konuşulması gereken kişinin öğrenci olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü tercih süreci yalnızca bir okula yerleşme meselesi değil, bir gencin önündeki dört yılı nasıl yaşayacağını belirleyen önemli bir dönüm noktasıdır.
Bu nedenle tercih döneminin en önemli sorusu aslında şudur:
“Bu öğrenci hangi okulda kendisini geliştirebilir, mutlu olabilir ve potansiyelini ortaya çıkarabilir?”
Ne yazık ki bazen “en iyi okul” ile “öğrenci için en uygun okul” kavramları birbirine karıştırılabiliyor. Oysa eğitim hayatında başarı yalnızca okulun tabelasıyla açıklanabilecek bir sonuç değildir. Başarı; öğrencinin kendisini ait hissettiği, güçlü yönlerini geliştirebildiği, öğrenmeye karşı merakını koruyabildiği ve sağlıklı ilişkiler kurabildiği ortamlarda ortaya çıkar.
Tercih ekranında görünen rakamlar birkaç haneden oluşur. O rakamların arkasında ise hayalleri, kaygıları, umutları ve kendine bir yol çizmeye çalışan gençler vardır. Bu nedenle tercihleri yalnızca sayılar üzerinden değerlendirmek, sürecin en önemli parçasını gözden kaçırmak anlamına gelir.
Tercih dönemlerinde yapılan en yaygın hatalardan biri, kararları yalnızca puanlara göre vermektir. Elbette puanlar ve yüzdelik dilimler önemlidir. Hatta tercih listesinin oluşturulmasında en önemli teknik göstergelerden biridir. Ancak tercih süreci sadece rakamlardan ibaret değildir.
Aynı yüzdelik dilimde bulunan iki öğrenciyi düşünelim. Biri yoğun akademik rekabetten beslenirken diğeri daha dengeli ve destekleyici bir ortamda çok daha başarılı olabilir. Birinin hedefleri fen ve mühendislik alanlarına yönelirken diğerinin ilgi alanları sosyal bilimler veya yabancı dil olabilir. Bu nedenle okul seçimi yapılırken yalnızca geçen yılın yerleştirme verilerine değil, öğrencinin özelliklerine de bakmak gerekir.
Bir başka hata ise tercihleri başkalarının kararlarına göre şekillendirmektir. Arkadaşların aynı okulda olmak istemesi son derece doğal bir durumdur. Aileler de çevreden gelen önerilerden etkilenebilir. Ancak her öğrencinin güçlü yönleri, hedefleri ve ihtiyaçları farklıdır. Başkası için doğru olan bir tercih, sizin çocuğunuz için doğru sonuç vermeyebilir.
Son yıllarda öğrenciler üzerinde görünmez bir başarı baskısının oluştuğunu da gözlemliyoruz. Bazı gençler okulun adını kendi değerleriyle eş tutmaya başlıyor. Bazı öğrenciler ise istedikleri okula yerleşemediklerinde başarısız olduklarını düşünüyor. Oysa bir öğrencinin değeri, yerleştiği okulun puanıyla ölçülemez. Bir sınav sonucu, bir yüzdelik dilim ya da bir tercih listesi; bir gencin karakterini, yeteneklerini ve gelecekte başarabileceklerini tanımlayamaz.
Bu dönemde öğrencilerin kafa karışıklığı yaşaması son derece doğaldır. Çünkü yalnızca bir okul seçmeye değil, aynı zamanda yeni bir yaşam düzenine karar vermeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle öğrencilerin kendi ilgi alanlarını, beklentilerini ve hedeflerini dikkate almaları; başkalarının tercihleriyle kendi geleceklerini kıyaslamamaları büyük önem taşır.
Aileler açısından bakıldığında ise sürecin merkezinde çoğu zaman kaygı yer alır. Her anne baba çocuğu için en doğru kararı vermek ister. Ancak bazen bu kaygı, farkında olmadan çocukların omuzlarına yük haline gelebilir. Oysa gençlerin bu dönemde en çok ihtiyaç duyduğu şey baskı değil, güvendir. Sağlıklı kararlar korkunun hâkim olduğu ortamlarda değil, güven duygusunun hissedildiği ortamlarda alınır.
Tercih listesi hazırlanırken okulun akademik başarısının yanında eğitim anlayışı, yabancı dil olanakları, sosyal etkinlikleri, proje çalışmaları, ulaşım koşulları ve öğrenciye sunduğu gelişim ortamı da değerlendirilmelidir. Çünkü lise hayatı yalnızca derslerden oluşmaz. Gençler bu yıllarda akademik bilgi kadar özgüven, sorumluluk, iletişim ve yaşam becerileri de kazanırlar.
Ailelere bu noktada üç küçük öneride bulunmak isterim. Öncelikle çocuklarınızı gerçekten dinleyin. Onların hedeflerini ve beklentilerini anlamaya çalışın. İkinci olarak okul isimlerinden önce okul kültürünü araştırın. Bir öğrencinin başarısında okulun iklimi çoğu zaman puanından daha belirleyici olabilir. Son olarak çocuklarınızı başka öğrencilerle kıyaslamayın. Her öğrencinin yolu, hızı ve hikâyesi farklıdır.
Bir başka gerçeği de hatırlamak gerekir: Hiçbir tercih, bir öğrencinin tüm hayatını belirleyen geri dönüşsüz bir karar değildir. Elbette doğru tercih önemlidir; ancak eğitim hayatı birçok yeni fırsatı ve yeni başlangıcı içinde barındırır. Bu nedenle tercih sürecine bir kader meselesi gibi değil, bilinçli verilmesi gereken önemli bir karar olarak yaklaşmak daha sağlıklı olacaktır.
Yıllar sonra mezun olan öğrencilerle karşılaştığımızda çoğu, hangi puanla hangi okula yerleştiğini ayrıntılarıyla hatırlamaz. Ama kendisine inanan öğretmenini, yanında duran ailesini, kurduğu dostlukları ve yaşadığı güzel anıları hatırlar. Çünkü insan hayatını şekillendiren şey yalnızca rakamlar değil, yaşadığı deneyimlerdir.
Önümüzdeki günlerde tercih listeleri tamamlanacak ve yeni bir eğitim yolculuğu başlayacak. Tercih ekranına bakarken yalnızca okul isimlerini değil, o isimlerin arkasında eğitim görecek genci de görmeye çalışalım.
Çünkü bazı tercihler bir okulun kapısını açar.
Bazıları ise bir gencin kendine olan inancını.
Birkaç hafta sonra tercih ekranları kapanacak. Ancak o ekranlarda verilen kararların etkisi yıllarca sürecek. Bu nedenle rakamlara bakarken hayalleri, yüzdelik dilimlere bakarken umutları, okul isimlerine bakarken o sıralarda oturacak gençleri unutmayalım.
Tercih listeleri puanlarla hazırlanır.
Ama hayatlar, insanı tanıyarak kurulur.



