
Bir toplum büyük gürültülerle değil, küçük sessizliklerle çürür.
Ve bir gün uyanırsınız bir şeylerin yer değiştirdiğini hissedersiniz. Kahvehane sohbetlerinin tonu farklıdır. Çocukların hayranlık duyduğu isimler değişmiştir. Televizyonda güçlü adam artık adaletin değil, korkunun temsilcisidir. Ve daha ürkütücüsü bu karakterler eleştirilmiyor. Benimseniyor.
Peki ne zaman oldu bu?
Bir zamanlar edebiyatımızda, sinemamızda, hikâyelerimizde kötünün bir bedeli vardı. Vicdan diye bir mekanizma işlerdi. Okuyan hissederdi, izleyen bilirdi. Şimdi ise başka bir dil konuşuluyor ekranlarda: kara para dolaşıyor, silah parlıyor, mafya ilişkileri gerçekçilik diye sunuluyor. Sanat hayatı mı taklit ediyor, hayat mı sanatı artık bu ayrımı yapmak neredeyse imkânsız. Ama şunu biliyorum: Bir çocuk, ekranda on yıl boyunca gördüğü şeyi gerçek sanmaya başlarsa, bunu yalnızca o çocuğun meselesi saymak haksızlık olur.
Son günlerde Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'da okullara yönelik saldırılar gündemin bir köşesine düştü. Henüz 16-17 yaşında gençlerin kendilerini bir güç figürü gibi konumlandırması, şiddeti araç olarak görmesi...
Kamuoyunun verdiği tepkiler de dikkat çekiciydi: "Ne çekmiş bu çocuklar." "Aile terbiyesi yok." "Oyun bağımlılığı." Hepsi bir açıklama. Ama hiçbiri cevap değil.
Asıl soru daha derinde duruyor: Bir genç, neden güçlü olduğunu birine zarar vererek kanıtlamak ister? Neden saygı değil, korku üretmek ister?
Bu soruyu sormak kolay değil. Çünkü cevabı yalnızca onlarda değil, biraz da bizde saklı. Çocuğun büyüdüğü mahalle, izlediği içerik, gördüğü model bunların hepsinin bir mimarı var. Ve o mimarın içinde bizim tercihlerimiz de var.
Etik, bir ders kitabının konusu değildir bir yaşam biçimidir.
Aile sofrasında başlar, komşuya selam vermekle büyür, kalabalıkta zayıfa yer açmakla görünür hale gelir. Ama bugün sofralar dağılmış, komşular yabancı, kalabalıklar sessiz bir yalnızlığa dönüşmüş. Herkes kendi ekranında, kendi doğrusunda, kendi haklılığında.
Ekonomik krizler geçer. Tarih bunun sayısız örneğiyle dolu. Enflasyon düşer, piyasalar toparlanır, dengeler kurulur. Ama bir toplumun utanma eşiği yükseldiyse, umursamazlık reflekse dönüştüyse bunu hangi yasa geri alır? Hangi yaptırım onarır?
Tam da burada durup düşünmek gerekiyor…
Çünkü asıl kırılma tam da burada başlar. Yasaların değil, zihniyetin; kuralların değil, değerlerin çöktüğü yerde.
Ve belki de en zor ama en dürüst cümle şu: Biz bu tablonun hem tanığı hem de parçasıyız.
Her beğeni bir tercih. Her paylaşım bir tercih. Her görmezden geliş de öyle. Sessiz, küçük, masum görünen tercihler. Ama çürüme zaten bu sessizliklerden besleniyor.
Teknoloji bize ses verdi. Cebimizde bir megafon var artık. Ama megafona sahip olmak ile bir şey söylemek arasında derin bir fark var. Sosyal medya dikkatimizi canlı tutuyor, öfkemizi besliyor, bizi birbirimize bağlıyor gibi yapıyor. Oysa çoğu zaman tek yaptığı şey bizi daha hızlı, daha yüksek sesle, daha kalabalık bir şekilde yalnızlaştırmak.
Belki de artık sormamız gereken en gerçek soru şudur:
Biz ne zaman konuşmayı bıraktık?
Birbirimizle. Ekrana değil, yüze. Beğeni düğmesine değil, söze. Doğru olmayı değil, doğru görünmeyi bırakıp gerçekten bir şey söylemeye ne zaman cesaret edeceğiz?
Sessizlik bazen erdem sayılır. Ama bir toplumda herkes sessizleşirse, o sessizlik artık erdem değil suç ortaklığıdır.



