
Günümüz toplumunun en büyük yanılgılarından biri, sevgiyi piyasa ekonomisinin bir nesnesine dönüştürmüş olmamızda saklı. Modern ilişki koçlarının, kişisel gelişim kuramlarının ve sosyal medyanın pompaladığı söylemler, "Önce kendini koy, seni tamamlamayanı hayatından çıkar, ilişkide kendi çıkarını koru" üzerine kurulu. Bencilliği sevginin merkezine yerleştiren bu sığ anlayış, maalesef insanı yalnızca tüketici bir özneye, sevgiyi ise bir pazarlık masasına indirgiyor. Oysa tüccar zihniyetiyle girilen bir ilişkiden sevgi değil, ancak bir çıkar ortaklığı doğar.
Erich Fromm, "Sevme Sanatı" eserinde tam da bu yaraya parmak basar: Sevmek, pasif bir duyguya kapılmak veya doğru insanı "bulup sahip olmak" değil; aktif bir eylem, bir irade ve zanaattır. Tüketim toplumunun bize dayattığı "sevilme" tutkusu, insanı alıcı konumuna hapseder. Oysa gerçek sevme eylemi, vermekten geçer. Buradaki "vermek", kendini kurban etmek ya da benliğini feda etmek değildir; aksine, kendi canlılığından, sevincinden, ilgisinden ve anlayışından karşıdakine katabilme gücüdür.
Peki, günümüzün bencillik soslu ilişkilerinde eksik olan şey nedir? Sorumluluk, saygı ve bilgi. Bir insanı gerçekten sevmek, onu kendi idealize ettiğimiz kalıplara sokmaya çalışmak değil; onu olduğu gibi görebilme cesaretidir. Saygı, kökeni itibarıyla "bakmak ve olduğu gibi görmek" demektir. Karşındakinin bağımsız bir birey olduğunu kabul etmeden kurulan her bağ, bir tahakküm ilişkisine dönüşmeye mahkûmdur.
İşte tam bu noktada sevgi ile özgürlük arasındaki kopmaz bağ ortaya çıkar. Günümüz insanı, bağlanmayı özgürlüğün kısıtlanması olarak görme yanılsamasına düşüyor. Oysa gerçek sevgi, insanı bir hapishaneye kapatmaz; tam tersine, onun kendi potansiyelini gerçekleştirmesi için bir alan açar. Bir insanı nesneleştirmeden, ona tahakküm kurmadan ve ondan bir çıkar beklemeden sevebildiğimizde, kendi içimizdeki yalnızlık zırhını da kırmış oluruz.
Sevgi, benliğin sınırlarını aşarak dünyayla ve bir başkasıyla yapıcı bir bağ kurma yetisidir. Sahip olma arzusundan arınmış, bencilliğin tuzağına düşmeyen bir sevgi; insanı bağımlılıktan kurtarır ve özgürleştirir. Çünkü ancak kendi özgürlüğüne sahip olan ve karşı tarafın özgürlüğünü sakınan bir ruh, sevmeyi bir tüketim nesnesi değil, bir varoluş sanatı olarak yaşayabilir.



