
Sevgili üstadım Yahya Kaptan’ın kaleminden çıkan o eşsiz Muratlı yazısından sonra haddimi aşmak istemem; ancak kendi penceremden Muratlı’yı anlatmak benim için hem bir borç hem de bir gönül meselesidir. Dilim döndüğünce, yılların biriktirdiği o köklü hatıralardan bahsetmek isterim.
Muratlı’nın hayatımdaki yeri, mesleki açıdan oldukça özel ve derinliklidir. Birkaç yıl boyunca Muratlı Organize Sanayi Bölgesi’nin (MOSB) Kurucu Bölge Müdürü olarak görev yaptım. Bunun yanı sıra, Maser Holding grup şirketlerimizden Serfil’in Genel Müdürü olduğum dönemde, Serdo Dokuma’ya sık sık gider, bölgenin sanayileşme sürecine yakından tanıklık ederdim. O dönemde yaşadığımız mağduriyetler kuşkusuz ayrı bir yazı konusudur; fakat Muratlı benim için sadece fabrikalardan ve sanayiden ibaret değil; çocukluğumun, ailemin ve en saf hatıralarımın merkezidir.
Zihnimin perdeleri aralandığında, içinden 1978 yılının o buğulu ve kederli göç hatıraları süzülür. Henüz bir çocukken Bulgaristan topraklarından tren yoluyla kopup gelmişiz. Lüleburgaz’ın Kurtuluş Mahallesi’ne kök salmaya çalışırken, bir yanımız hep geride bıraktığımız o uzak vatanın hüznüyle titrerdi. Muratlı ise bizim için "aile" demekti, "kavuşmak" demekti.
Akrabalarımızın bir kolu 1951’in umuduyla, diğer kolu ise 1969’un tozlu yollarından geçip gelmiş; Fatih Mahallesi’ndeki o göçmen evlerine ve çarşının kalbine yerleşmişlerdi. Bizim 1978 göçümüzün ardından, 1989’da gelen akrabalarımızla o büyük aile sofralarımız daha da genişledi. Kimisi 1930’ların yorgunluğunu taşıyan, kimisi yeni bir hayatın heyecanıyla inşa edilen o iki buçuk odalı, bahçeli şirin evlerin sokaklarında büyüdük.
Fatih Mahallesi’ndeki tren rayları bizim en büyük oyun alanımızdı. Demirlerin üzerinde denge kurmaya çalışırken hissettiğimiz o heyecan, aslında hayatın kendisine bir hazırlıktı. Atatürk’ün bizzat planladığı söylenen o düzenli Muratlı sokakları, yüzmeyi öğrendiğimiz Ergene Nehri, İnanlı Çeşmesi’nin etrafında yapılan Hıdırellez şenlikleri, şimdiki belediye binasının olduğu alanda düzenlenen konserler hafızamda dipdiridir. 1980 sonrası o sahneye çıkan TRT sanatçılarını; Tuğrul Şan’ı, Ümit Tokcan’ı, Zekai Tunca’yı ve on parmağında on marifet olan o meşhur İzmirli taklit ustasını hayal meyal hatırlarım. Amcamın çocuklarıyla balık tutmaya gittiğimiz barajlar ve o dönemler bereketin kaynağı olan Ergene’nin neşesi hâlâ aklımdadır.
Lüleburgaz ve Çerkezköy hattındaki tren yolculuklarımız ise başlı başına birer hikâyeydi. Çerkezköy’den bindiğimizde, Edirne-İstanbul yolcularının sanki on saatlik yola çıkmışçasına vagonlara yayılmalarındaki o telaşsız rahatlığı izlemek büyük bir keyifti. Gecenin sessizliğini yırtan uluslararası trenlerin vagon sesleri hâlâ kulaklarımda yankılanır. Rayların üzerinde süzülen o devasa demir yığınları, sanki bizi ayıran yolların değil, kavuşmaların müjdecisiydi.
Bayramlarda rotamız hiç şaşmazdı. Saray’a yerleşmiş olsak da her bayram Çerkezköy’den trene biner, rayların tıkırtısı eşliğinde Muratlı’ya varırdık. Fatih Camii’nde kılınan bayram namazlarının manevi huzuru ve çocuk ruhumuza işleyen o eşsiz gelenekler unutulur mu? Ama en çok istasyonda beklemeyi severdim. Elimde sıkıca tuttuğum o sert karton biletin, kondüktörün zımbasıyla delindiği andaki o küçük "zafer" hissi bambaşkaydı. Bayramlarda tıklım tıklım olan vagonlardaki insan sıcaklığı, birbirine değen omuzlardaki kardeşlik duygusu ne kadar kıymetliymiş...
Şimdi geri dönüp baktığımda anlıyorum ki; giden sadece o trenler değilmiş. Giden, rayların üzerinde bıraktığımız o masumiyet ve bir daha asla geri gelmeyecek olan çocukluğumuzun ta kendisiymiş.



