
Yine dersteyim. Konu döndü dolaştı, yapay zekâya geldi.
Sınıfta her zamanki iki duygu yan yana oturuyor. Kaygı ve heyecan. Öğrencilerimin gözlerinde ikisini de aynı anda görmek mümkün. “Hocam meslekler bitecek mi?” sorusuyla parlayan bakışların içinde, aynı anda “Biz bu çağın parçası olacağız” ışıltısı var. Anlatması zor bir duygu.
Teknoloji nereye kadar gidebilir?
Bugün yapay zekâ; kanser hücrelerini erken evrede tespit ediyor, ameliyatlarda cerrahlara milimetrik hassasiyet sunuyor, deprem risk haritalarını anlık verilerle güncelliyor. Otonom araçlar şoförsüz ulaşımı mümkün kılıyor, kişiye özel eğitim içerikleri öğrenme sürelerini dönüştürüyor, tarımda verimlilik artıyor, su tüketimi optimize ediliyor. Sanatta beste yapılıyor, resim çiziliyor, senaryo yazılıyor. Hatta öğrencilerimin ödevlerinde bile artık bir “algoritmik imza” hissedilir oldu.
İnsanlık Mars’a gitmeyi, kuantum bilgisayarlarla saniyede trilyon işlem yapmayı, hastalıkları genetik düzeyde düzenlemeyi konuşuyor. Büyük laflar, büyük hayaller, büyük projeler…
Tam o sırada gözüm camdan dışarı kayıyor.
Yağmur yağıyor. Hani bardaktan boşanırcasına değil ama içimi ıslatacak kadar. Ve aklıma oğlum geliyor.
Okul çıkışına yetişmem mümkün değildi. İçimden “Acaba ayakları ıslandı mı?” diye geçiriyorum. Okuldan çıktıktan sonra BİLSEM’e gidiyor; bildiğiniz gibi seçilmiş, zeki ve yetenekli çocukların desteklendiği bir okul. Orada okuduğu için gururluyuz. Emeğinin karşılığını alıyor olması bizi mutlu ediyor.
Ama yağmur yağdığında BİLSEM okuluna giden yolda biriken suyu biliyorum. O suya girmeden geçilecek bir alan olmadığını da. Her o yoldan arabayla geçişimde içimi acıtan yer tam orası. Çünkü biliyorum, o çocuklar o suyun içinden geçiyor.
İşte o an, anne kimliğim hoca kimliğimin önüne geçiyor. “Islak ayaklarla dört saat derse mi girdi?” diye düşünüyorum. “Sessizce üşüdü mü?” “Diğer veliler gibi onu bırakıp alamadığımız için içten içe kırıldı mı?” Belki hiçbirini söylemeyecek. Ama ben düşüneceğim.
Biz veliler lüks istemiyoruz.
Akıllı tahtalar, robot laboratuvarları, 3D yazıcılar elbette güzel. Ama önce kuru bir zemin istiyoruz. Yapay zekâyı, dijital dönüşümü, teknoloji çağını konuştuğumuz bir dönemde, bir okul yolunun düzgün yapılması neden bu kadar zor? Seçilmiş, özel yetenekli denilen çocukların en temel fiziki koşullarda okula ulaşamaması nasıl açıklanabilir?
Mars’a araç gönderiyoruz. Ama bir okul bahçesindeki su birikintisini kurutamıyoruz.
Bazen insanın içini en çok acıtan şey büyük eksiklikler değil; yapılması bu kadar basit olup da yapılmayanlardır.
O gün oğlum suyun içinden geçmişti. Muhtemelen ayakları ıslanmıştı. Saatlerce ders dinlerken huzursuz oldu mu bilmiyorum. Ama benim içimde bir yer yine ıslandı.
Teknoloji çağında yaşıyoruz. Geleceği tasarlıyoruz. Yapay zekâyı eğitiyoruz. Belki de önce kendimizi eğitmeliyiz. Önceliklerimizi.
Bir çocuğun kuru ayaklarla okula girebilmesi, her şeyden daha kıymetli değil mi?



