
Eskiden yazı yazmak daha yavaştı. Belki de bu yüzden daha gerçekti. Teksir kâğıtlarına çoğaltılan sayfalar, daktilo sesleri arasında kurulan cümleler… Her kelime biraz daha düşünülerek yazılırdı. Silmek bu kadar kolay değildi, vazgeçmek de.
Şimdi her şey hızlandı. Yazmak da, silmek de, paylaşmak da. Kelimeler çoğaldı ama bazen anlamları inceldi. Oysa eskiden bir cümle, insanın içinde daha uzun kalırdı.
Sabahları gazete almak için çıkardık evden. Bu sadece bir alışkanlık değildi; küçük bir heyecandı. Bayiinin önünde bekleyen insanlar, sayfaları ilk açan olmanın telaşı… Gazetenin kokusu bile başlı başına bir şeydi.
Bir de kuponlar vardı. Ansiklopediler biriktirilirdi, tabaklar, tencereler alınırdı. Hatta bir televizyon bile girmişti evlere o kuponlarla. İnsanlar biriktirmeyi bilirdi; sadece eşyayı değil, zamanı da.
Ama ben gazeteyi kuponlar için almazdım. Ben köşe yazılarını okurdum. Birinin düşüncesine dokunmak, bir cümlenin içinde kendini bulmak… Ve içimde hep aynı cümle: Bir gün ben de yazacağım.
Yıllar geçti. Kâğıt değişti, araçlar değişti, zaman hızlandı. Ama bazı şeyler yerinde kaldı. Yazmak, hâlâ insanın kendine yaklaşma biçimi. Sadece şekli değişti.
Şimdi yazıyorum. Belki bir gazete sayfasında değil, belki bir ekranın içinde… Ama aynı yerden.
Bir zamanlar içimde kalan cümleler, artık kendine yer buluyor.
Ve belki de en güzeli şu:
Bir zamanlar okuduğum köşe yazılarının yerinde, şimdi benim cümlelerim olacak.
Çünkü bazı hayaller, sessiz büyür… Ama mutlaka yerini bulur.



