
Tanrı’nın yaratımdaki muazzam cömertliğini kibar bir dille alkışlarken, o cömertliğin neden istikrarlı bir şekilde hep başkalarına isabet ettiği, sizin payınıza ise sadece bu ihtişamı uzaktan izleme kombine biletinin düştüğü düşüncesi aklınızı bir burgaç gibi oymaya başlar. Tam bu esnada, varoluşsal bir sinir krizinin eşiğinden dönüp düşünmeyi geçici olarak askıya alırsınız. Deniz manzaralı bir parkta, belediyenin muhtemelen sabahın köründe biçtiği çimlerin o burun sızlatan kokusu eşliğinde, mavi ile yeşilin o "göz banyosu" kıvamındaki uyumlu oynayışına kendinizi hunharca teslim edersiniz. Ne de olsa doğayı izlemek bedavadır.
Yürüyüş yolu üzerinde, emlak endeksinin ve kapitalizmin henüz tam olarak diş geçiremediği, tek katlı ve bahçeli bir evin önünde durup boyası çoktan kaderine terk edilmiş çitlerden içeri bakarsınız. Bahçede, sanki inadına parıldayan meyveleriyle birkaç yenidünya ağacı arzıendam etmektedir. Dalların güneşe bakan şanslı kısmındaki meyveler, hayatı doğru yerinden yakalamış insanlar gibi daha bir olmuş, daha bir olgunlaşmıştır. O an, asgari ücretle çalışan bir fâninin asla erişemeyeceği o emlak hayali zihninize üşüşür ve kendi kendinize mırıldanırsınız: "Bu ev benim olsaydı, çitleri fildişine, evi de kesinlikle şöyle tatlı bir Akdeniz mavisine boyardım." Hayal kurmanın vergisi olmadığından vitesi büyütürsünüz: "Şuraya mis gibi bir çardak oturturdum, tam karşısına taşlı bir süs havuzu... Hatta zorlasam şurada bir kümes bile olurdu, sabahları organik yumurta kırardık." Gelgelelim, bu muazzam mimari projenizin tapuda hiçbir hükmü, hayalinizin de tutunacak en ufak bir dalı yoktur. Gerçekliğin sert tokadıyla çite biraz daha sıkı sarılır, bahçede güneşin vurduğu otların sabır ışıltılarına bakarak bolca vakit öldürürsünüz. Zaten cebinizde harcayacak başka bir şeyiniz de yoktur.
Güneş, tam o dakikalarda, fakir fukaranın o uysal ve yumuşak huylu hayallerine sponsor olmaya soyunur. Yaz mevsimi ise bu dünyayla ve bizzat kendinizle kurduğunuz o sancılı ilişkide, kendinize ancak layık görebildiğiniz o kırıntı kadarlık hoşgörünün şahidi olarak, köşebaşında fal bakan gümüş dişli bir çingene gibi arsızca ve alaycı bir biçimde gülümser durur.
Tam bu dramatik aydınlanmanın ortasında, ayağınızın dibine bir sokak köpeği yanaşır. Hayatın sillesini yemiş her canlı gibi boynu büküktür; hiç yüksünmeden, adeta bir aristokrat zarafetiyle arka ayaklarını kırıp oracığa, tam yanınıza oturur. Onun da bu evle, bu bahçeyle ilgili bir mortgage planı ya da dekorasyon hayali var mıdır, bunu asla bilemezsiniz. Fakat sokak sokak, aç bilaç çöpleri karıştırmaktansa, sabah akşam önüne bir kap mama ile su konan bu evin kadrolu bekçisi olmayı içten içe arzuladığı ihtimali, o an sizin de aklınızda bir kıvılcım gibi parıldar. Muhtemelen o da bahçenin güneşe bakan tarafındaki yenidünyalarla ilgilenmiyordur ama mülkiyet fikrine sizden daha rasyonel yaklaştığı kesindir.
Eğer daha önce hiç tecrübe etmediyseniz, yukarılarda bir yerlerde tanrılar size sırtını dönmüş ve işleri tamamen oluruna bırakmışken, yanınızda biten bir hayvanın verdiği o sessiz teselliyi mantığınızla kavrayamazsınız. O anki ruh halinizle, ha güneşten yayılan radyoaktif elementlerin yaydığı ısıyı kuantum fiziğiyle ölçmeye kalkışmışsınızdır, ha o köpeğin yanınızda diz kırıp oturmasındaki derin felsefeyi anlamaya çalışmışsınızdır; ikisi de aynı kapıya çıkar. İki durum da barındırdıkları anlam bakımından size o kadar yakın, fakat gerçek hayatta bir işinize yaramayacak kadar uzaktır.
Aslında hiçbir şeye sahip olmadığınızı, hatta şeylerin o vitrin mertebesindeki yüzeysel güzelliklerini bile siz onlara bir anlam yükleyip duyumsamadıkça aslında hiç hak etmediğinizi anladığınız o şamar gibi an, nihayet kurtarılmaya ihtiyacınızın kalmadığını da fark edersiniz. Çünkü zaten diptesinizdir ve dibin en güzel yanı, daha fazla düşemeyecek olmanızdır.
Bu saatten sonra ego yapıp gurur vesilesi çıkaracağınız, Instagram'da paylaşmalık bir başarı hikayesi yaşamayacaksınızdır bir daha. Başınızı öne eğip mahcubiyet pozu keseceğiniz bir şımarıklığınız da olmayacaktır bundan sonra. Gururunuzu ve o hiç var olmamış övünçlerinizi, sıcak bir öğle vakti susamış sokak kedileri için bir ağaç gölgesine bırakılmış paslı bir kapta, rüzgarla hafifçe titreşen suya çoktan katmış, böylece o suyu biraz olsun serinletmişsinizdir. En azından ekosisteme bir faydanız dokunmuştur.
Şimdi elinizde kapı gibi bir gerçek var: Bugün ölmekle otuz yıl sonra, muhtemelen yine bir park bankında ölmek arasında felsefi olarak hiçbir fark olmadığını nihayet kavramış durumdasınız. Peki, bu muazzam nihilist aydınlanmanın verdiği ilhamı pazartesi günü işe giderken ya da faturaları öderken nerede ve nasıl kullanacaksınız? Kendinizi bu anlamsızlığın içinde yaşama ikna etme turları şimdiden başlasın o vakit.
Ebediyen mutlusunuzdur veya mutsuzsunuzdur o an; kozmosun zerre kadar umurunda olmadığı için aslında fark eden hiçbir şey yoktur.



