
Bazı yıl dönümlerini hiç sevmiyorum. Takvim yapraklarının yeniden aynı güne ulaşmasını, yıllar önce yaşanmış bir acının yeniden önümüze gelmesini, aynı görüntülerin, aynı cümlelerin, aynı kayıpların yeniden hatırlanmasını sevmiyorum. Onlar bir günle başlayıp bir günle bitmiyor. İnsanın içinde, zamandan bağımsız bir yerde yaşamaya devam ediyor.
Bu nedenle 17 Ağustos 1999 depreminin yıl dönümünde yazı yazmamaya karar vermiştim. Yaklaşık altı yıldır, içim acıya acıya da olsa acılı günlerde köşe yazılarım oluyor. Mesleğimin ve bilgimin paylaşımı için yazmam gerektiğini düşünüyorum. Depremi, doğanın bize yaşattıklarını, kayıpları anlatıyorum. Ama asıl amacım, yaşanan acılardan bir kişinin bile ders çıkarabilmesi. Kentlerimizde afetlere dirençli yapılar yapılması, bilimsel gerçeklerin göz ardı edilmemesi ve yerel yönetimlerin bu konuda yurttaşlar tarafından denetlenmesi gerektiğini savunuyorum.
Çünkü deprem yalnızca yerin hareket etmesi değildir. Deprem, bizim nasıl kentler kurduğumuzu, hangi zemine ne yaptığımızı, yapılarımızı ne kadar denetlediğimizi ve insan hayatına ne kadar değer verdiğimizi de gösterir.
Bu yıl yazmayacaktım. Fakat görülen o ki bu kararıma sadık kalamadım.
Belki de geçen hafta 6 Şubat 2023 depremlerinin merkez üssü Kahramanmaraş'ta bulunmuş olmam beni bu kararımdan vazgeçirdi.
Kahramanmaraş… Pazarcık ve Elbistan… 6 Şubat sabahı saatler 04.17'yi gösterdiğinde yerküre 7,7 büyüklüğündeki ilk büyük sarsıntıyla hareket etti. O derin uykudan birçok insan bir daha uyanamadı. Aynı gün saat 13.24'te bu kez 7,6 büyüklüğündeki ikinci büyük deprem vurdu.
O gün yalnızca binalar yıkılmadı. Evlerin içindeki hayatlar, yarım bırakılmış cümleler, sabaha bırakılan işler, dolapta kalan tarhana çorbası, terekte duran turşu kavanozu, çocukların uykuları, insanların gelecek hayalleri de enkazların altında kaldı. Sesiz ve derinde…
Geçen hafta Kahramanmaraş'ta, taş taş üstünde kalmayan bir şehrin yeni görüntüsüyle karşılaşınca o geceden kalan karanlığı, boğucu sessizliği, toz bulutlarının içinde yankılanan imdat çığlıklarını, enkazların başındaki çaresiz insanları ,Ve o sessizliğin arasına karışan iş makinelerinin sesini bir kez daha duydum sanki.
Bazı yerler vardır; üzerinden yıllar geçse de insana yaşanmış olanı yeniden hatırlatır. Çünkü hafıza yalnızca akılda değildir. Bazen bir sokakta, bir binanın boşluğunda, değişmiş bir şehir siluetinde, hatta ayağınızın altında hissettiğiniz küçücük bir titreşimde bile geçmiş yeniden karşınıza çıkar.
Acının ve hüznün şehrinde olmak belki de bana bir kez daha şunu hatırlattı: Depremi unutmamalı, unutturmamalıyım…
Kahramanmaraş ve 6 Şubat depremlerinden etkilenen 11 il, aradan geçen zamana rağmen hâlâ o büyük felaketin izlerini taşıyor.
Bir şehir yeniden kurulurken yalnızca binalar yapılmıyor; insanlar yeniden bir hayat kurmaya çalışıyor. Bu nedenle iyileşmek, yalnızca enkazları kaldırmak ya da yeni yapılar inşa etmek değildir. Bir kentin gerçek anlamda iyileşmesi için güvenin, bilimin, denetimin ve kamusal sorumluluğun da yeniden inşa edilmesi gerekiyor.
Geçen hafta cumartesi tarihi Maraş çarşısında yürürken yer hafif hafif ayaklarımın altında kıpırdadığında, bunu bir kez daha çok yakından hissettim. Belki birkaç saniyelik hafif bir hareketti.
Ama bana çok daha büyük bir şeyi hatırlattı: Bu şehir iyileşirken bile hâlâ acı çekiyor.
Bizler uzakta olduğumuzda depremleri çoğu zaman bir haber başlığı, bir tarih ya da bir sayı olarak görüyoruz. Oysa depremden sonra hayat herkes için aynı şekilde devam etmiyor. Kimi evini kaybediyor, kimi ailesini, kimi mahallesini, kimi çocukluğunu… Kimi de bir daha hiçbir binaya eskisi gibi güvenememe duygusunu taşıyor.
Bu nedenle 17 Ağustos benim için yalnızca bir yıl dönümü değil. 6 Şubat da yalnızca geçmişte kalmış bir felaket değil. İkisi de bana hatta bize aynı soruyu soruyor: Gerçekten ders aldık mı?
Bu sorunun cevabı kaç tane anma töreni yaptığımızda değil; kaç tane güvenli bina yaptığımızda, kaç riskli yapıyı dönüştürdüğümüzde, kaç yanlış plan kararından vazgeçtiğimizde, kaç bilim insanının uyarısını dikkate aldığımızda ve kaç vatandaşın yaşadığı kentin nasıl planlandığını sorgulamasında saklı.
Depremi unutmamak yalnızca hayatını kaybedenleri anmak değildir. Onların neden öldüğünü sorgulamaktır. Aynı hataların başka insanların hayatına mal olmaması için mücadele etmektir.
Bir jeoloji mühendisi ve kent bilimci olarak yıllardır bunun için yazıyorum. Bazen içim acıyarak, bazen öfkelenerek, bazen de kelimelerimin yetersiz kaldığını hissederek…
Çünkü benim için asıl mesele, enkazın başında ne yaptığımız değil; enkaz oluşmadan önce ne yaptığımızdır.
Afetlere dirençli kentler kendiliğinden oluşmaz. Bunun için bilim gerekir, doğru planlama gerekir, etkin denetim gerekir, sorumluluk gerekir. Yerel yönetimlerin aldığı kararların vatandaşlar tarafından takip edilmesi, yapıların güvenli olup olmadığının sorgulanması ve insan hayatının her türlü ekonomik, siyasi ya da kişisel çıkarın üzerinde tutulması gerekir.
Belki bu yüzden bazı yıl dönümlerini hâlâ sevmiyorum.
Çünkü hatırlamak acıtıyor.
Ama artık biliyorum ki bazı acıları unutmak, onları yaşayanlara karşı olduğu kadar geleceğe karşı da bir haksızlık.
Bugün tam da bu yüzden yine yazıyorum.
17 Ağustos için de yazıyorum, 6 Şubat için de…
Deprem olduğunda değil yalnızca, deprem olmadan önce de yazmak gerektiğine inanıyorum.
Çünkü unutmak, aynı enkazın altında geleceği de bırakmaktır.
Bazı acıların takvimde yeri yok.
Onlar insanın içinde yaşamaya devam ediyor.
Ve belki de bizim en büyük sorumluluğumuz, o acıyı sonsuza kadar taşımak değil; o acının bir daha yaşanmaması için gerekenleri yapmaktır.
Unutmamak…
Unutturmamak…
Ve bir gün, bir deprem yıl dönümünde artık aynı soruları sormak zorunda kalmamak dileğiyle.
Saygılarımla



