
Türkiye’nin uzun yıllardır mücadele ettiği terör sorununda yeni bir döneme girilirken, sürecin en önemli hukuki adımlarından biri geçtiğimiz günlerde atıldı. Kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak bilinen Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, 10 Ağustos’ta TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.
Kanunun çıkmasıyla birlikte tartışmaların merkezine ise oldukça tanıdık bir kavram yerleşti: Af.
Düzenlemeye ilk bakıldığında bu sorunun sorulması da çok şaşırtıcı değil. Sonuçta kanun, belirli şartların gerçekleşmesi halinde bazı soruşturma ve kovuşturmaların ertelenmesini, kesinleşmiş bazı hapis cezalarının ise belirli sürelerle infaz edilmemesini öngörüyor.
Ancak düzenleme, teknik anlamda bir genel af kanunu olarak hazırlanmış değil. Zaten kanunun tartışmaya en açık taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor: Adına af denilmeyen, fakat ceza ve infaz hukuku bakımından oldukça önemli sonuçlar doğuran yeni bir sistemle karşı karşıyayız.
Önce silahların bırakılması gerekiyor
Kanun hükümleri yürürlüğe girdiği anda doğrudan uygulanmaya başlamıyor. Öncelikle PKK/KCK’nın ve bağlantılı yapıların fiili varlığının sona erdiğinin ve kontrolündeki silah ve mühimmatın teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi gerekiyor. Ardından bu durumun Millî Güvenlik Kurulu tarafından teyit edilmesi ve kararın Resmî Gazete’de yayımlanması öngörülüyor.
Yani kanun, silah bırakma sürecinden bağımsız bir ceza indirimi veya infaz kolaylığı getirmiyor. Düzenlemenin doğuracağı hukuki sonuçlar, örgütün fiilen tasfiye edilmesi şartına bağlanmış durumda.
Bu da kanunu alışılmış ceza hukuku düzenlemelerinden bir ölçüde ayırıyor. Burada yalnızca geçmişte işlenmiş suçların sonuçlarının ne olacağı düzenlenmiyor. Aynı zamanda silahlı örgütsel faaliyetin sona ermesi, belirli hukuki sonuçlarla teşvik ediliyor.
Beş ve on yıllık erteleme
Kanunun en dikkat çekici hükümleri soruşturma, kovuşturma ve infaz aşamasında karşımıza çıkıyor.
Düzenleme kapsamında üst sınırı 15 yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren bazı suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların beş yıl, daha ağır cezaları gerektiren suçlarda ise on yıl ertelenmesi öngörülüyor.
Benzer bir sistem kesinleşmiş mahkûmiyetler bakımından da benimsenmiş. Toplam 15 yıl veya daha az hapis cezası bulunanların cezalarının infazı beş yıl; daha ağır hapis cezaları ile müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarının infazı ise belirli koşullar altında on yıl ertelenebilecek.
Bununla birlikte kanun bir sınır da çiziyor. Örgütün faaliyetleri kapsamında işlenen kasten öldürme suçları bu mekanizmanın dışında tutuluyor.
Aslında düzenlemenin en hassas noktalarından biri de bu sınırların nerede çizileceği. Bir tarafta silah bırakmayı ve örgütün tasfiyesini teşvik etme amacı bulunurken diğer tarafta yıllardır devam eden terör eylemlerinden doğrudan etkilenen kişilerin ve toplumun adalet beklentisi var. Kanunun uygulamadaki karşılığını da büyük ölçüde bu iki alan arasında kurulacak denge belirleyecek.
Peki neden “af” denilmiyor?
Genel af, en basit anlatımla suçun ve mahkûmiyetin hukuki sonuçlarını ortadan kaldıran oldukça geniş kapsamlı bir kurum. Çerçeve yasa ise herkese ve bütün terör suçlarına uygulanabilecek genel bir sonuç öngörmüyor. Belirli bir örgütün tasfiye sürecine, belirli şartlara ve kişilerin bireysel durumlarına bağlı özel bir mekanizma getiriyor.
Üstelik sistem “bugün çıktın ve dosya kapandı” şeklinde de işlemiyor.
Erteleme süresi içerisinde yeniden terör suçu işlenmesi halinde sağlanan imkân ortadan kalkıyor ve hukuki süreç kaldığı yerden devam ediyor. Buna karşılık belirlenen süre yeni bir terör suçu işlenmeden tamamlanırsa soruşturma aşamasında kovuşturmaya yer olmadığına, dava aşamasında ise davanın düşmesine karar verilebiliyor. İnfazı ertelenmiş cezalar bakımından da sürenin şartlara uygun geçirilmesi halinde ceza infaz edilmiş sayılıyor.
Bu nedenle düzenlemeyi yalnızca adına bakarak değerlendirmek çok da mümkün değil. Teknik olarak genel af niteliğinde olmaması, sonuçlarının hafif olduğu anlamına gelmiyor. Aksine belirli kişiler bakımından soruşturmanın sona ermesinden kesinleşmiş hapis cezasının infaz edilmiş sayılmasına kadar uzanan son derece güçlü sonuçlar söz konusu.
Bu noktada “af mı, değil mi?” tartışmasının biraz kavramlara sıkıştığını düşünüyorum. Asıl mesele, devletin silahlı bir örgütün tamamen tasfiye edilmesi karşılığında hangi ceza hukuku sonuçlarından vazgeçmeye hazır olduğu ve bunun sınırlarını nerede çizdiği.
Herkes aynı durumda değil
Kanun, bütün örgüt mensuplarını tek bir kategori içerisinde değerlendiren otomatik bir sistem de kurmuyor.
Kanunun uygulanmasını takip etmek üzere Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında bir kurul oluşturulması öngörülüyor. Adalet, İçişleri, Dışişleri ve Millî Savunma Bakanları ile MİT Başkanı ve diğer ilgili isimlerin yer alacağı bu yapı sürecin ilerleyişini takip edecek.
Kanundan yararlanmak isteyen kişiler açısından ayrıca başvuru şartı bulunuyor. Başvuru süresi ise kanunun kabul edildiği tarihten değil, örgütün tasfiyesine ilişkin MGK kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından itibaren başlayacak ve altı ay olacak.
Dolayısıyla herkes bakımından kendiliğinden sonuç doğuran bir düzenleme yerine kişilerin hukuki durumlarının ayrı ayrı ele alınacağı bir sistem tercih edilmiş.
Bana kalırsa kanunun asıl tartışmalı kısmı da önümüzdeki dönemde burada ortaya çıkacak.
Çünkü kanun metninde sınırlar ne kadar ayrıntılı çizilirse çizilsin, benzer durumda bulunan kişiler hakkında farklı değerlendirmeler yapılması ihtimali var. Böyle bir uygulama ise eşitlik ve hukuki güvenlik açısından yeni sorunları beraberinde getirebilir. Özellikle hangi fiillerin örgütsel faaliyet kapsamında kabul edileceği, kişinin örgütle bağının gerçekten sona erip ermediğinin nasıl belirleneceği ve kanundan yararlanacak kişiler arasındaki ayrımın hangi objektif ölçütlere dayanacağı yakından takip edilmeli.
Barışın da hukuka ihtiyacı var
Terör sorunu Türkiye açısından hiçbir zaman yalnızca bir ceza hukuku meselesi olmadı. On yıllardır devam eden, binlerce insanın hayatını kaybettiği ve ağır toplumsal sonuçlar doğuran bir sorundan söz ediyoruz.
Bu nedenle silahların kalıcı biçimde bırakılması elbette son derece önemli.
Fakat tam da böyle dönemlerde hukukun yalnızca ulaşılmak istenen siyasi veya toplumsal sonucun aracı haline gelmemesi gerekiyor. Çünkü istisnai düzenlemeler çoğu zaman yapıldıkları dönemin şartları içerisinde makul görünebilir. Asıl mesele, bu istisnanın neden kabul edildiğini, kimlere uygulanacağını ve nerede sona ereceğini hukuken açıklayabilmek.
Çerçeve yasa da bu açıdan yalnızca PKK’nın silah bırakması sonrasında bazı örgüt mensuplarının hukuki durumunu belirleyen geçici bir düzenleme olarak görülmemeli. Kanun aynı zamanda Türkiye’nin uzun yıllar devam eden silahlı bir çatışmanın sona erdirilmesi sürecinde ceza hukukuna nasıl bir rol biçtiğini gösteriyor.
Bu yüzden önümüzdeki dönemde tartışacağımız konu muhtemelen yalnızca düzenlemenin teknik anlamda “af” sayılıp sayılmayacağı olmayacak. Kanunun kimlere, hangi ölçütlerle ve ne şekilde uygulanacağı en az bunun kadar önemli olacak.
Sonuçta silahların bırakılması bir sürecin sonu olabilir. Hukuk açısından ise asıl mesele, bundan sonra kurulacak düzenin hem toplumsal barışı hem de adalet duygusunu ne ölçüde koruyabileceği.
Çerçeve yasanın cevabını vermesi gereken soru da esasen bu.
Saygılarımla...



