
Geçen sabahların birinde, her zamanki alışkanlığımla İstanbul’daki üniversiteye yetişmeye çalışıyordum. Saat sabahın altısıydı; o renksiz ve ruhsuz sabahlardan birini yaşıyordum. Bu monotonluğa bir "baharat" çeşnisi katmak, zihnimi uyandırmak adına Spotify’ı açıp rastgele bir içerik ararken "Ortamlarda Satılacak Bilgi" podcastine denk geldim.
Mikrofonun ucunda, cıvıl cıvıl sesiyle Merve adında genç bir kadın, Antoine de Saint-Exupéry’nin ölümsüz eseri "Küçük Prens" üzerine konuşuyordu. Aslında beni cezbeden sadece anlattıkları değildi; sesindeki o samimi coşku, kendi anlatımıyla neşeli bir şekilde dalga geçişi, araya giren içten kahkahaları ve sanki heyecandan nefes almayı unutmuşçasına kurduğu uzun cümlelerin ardından gelen o derin soluklanma haliydi. Bu ses bana, çoktandır göremediğim dostum Sevgi Taşkın’ın ses rengini anımsattı; o da tıpkı böyle heyecanlandığında elini göğsüne koyar, kelimeleri bir nefeste sıralayıverirdi. Belki de bu tanıdık sıcaklık yüzünden, yol boyu kulaklığımı çıkarmadan onu dinledim.
Podcastte ilginç bir bilgi paylaşıyordu: Küçük Prens, dünyada üç semavi dinin kutsal kitaplarından sonra en çok dile çevrilen ve okunan eserlerden biriymiş. Hatta sert ve mesafeli felsefesiyle bilinen Heidegger bile bu kitabı; gelmiş geçmiş en sevdiği ve "mutlaka okunması gereken" eser olarak nitelendirmiş.
O an zihnim beni üç-dört yıl öncesine, Fransa’da yaşayan bir arkadaşımın küçük kızına götürdü. Geceleri uyumadan evvel Messenger üzerinden ona sesli olarak Küçük Prens’ten bölümler okurdum. O "boncuk" şimdi büyümüş, genç kızlık yoluna girmiş olmalı...
Anlatının bir yerinde Merve, üzerine düşünülmesi gereken bir soru sordu: "Neden bir kedi ya da köpek değil de Küçük Prens’in en yakın dostu bir tilkidir?" Kendince, yazarın okuru şaşırtmak ve ilgiyi canlı tutmak için bu kurnaz hayvanı seçmiş olabileceğini söylüyordu. Merve’nin bu merakı benim de zihnimi kurcaladı ama o an işin kolayına kaçıp onun tahminine ikna olmayı seçtim.
Ancak hayatın bazen kendi içinde muazzam bir kurgusu vardır. Bu olaydan birkaç gün sonra, tesadüfen yine Exupéry’nin "İnsanın Dünyası" (Terre des Hommes) adlı kitabını elime aldım. "İnsanın Dünyası", kurgusal bir masaldan ziyade Exupéry’nin kendi yaşam öyküsünün, pilotluk anılarının ve felsefi çıkarımlarının bir dökümüdür.
Exupéry, aristokrat ailesinin baskısıyla istemediği işlerde çalışsa da çocukluk tutkusu olan gökyüzünden hiç kopmamıştır. Posta uçakları kullanmış, ardından II. Dünya Savaşı’nda savaş pilotluğu yapmış ve nitekim ölümü de uçağının okyanusa düşmesiyle gerçekleşmiştir. Kitabında coğrafyalardan, pilotlar arasındaki sarsılmaz dostluktan ve gökyüzünden yeryüzünün nasıl göründüğünden bahseder.
Kitabın en sarsıcı bölümü, uçağının Sahra Çölü’ne düştüğü kısımdır. İki arkadaş, uçak enkazından sağ kurtulurlar ancak kavurucu güneşin altında sadece yarım litre suları kalmıştır. Gündüz sanrılarla, gece ise dondurucu soğukla mücadele ederken hayata tutunmak için her canlıyı bir umut ışığı olarak görürler. İşte o ıssızlığın ortasında karşılarına bir "Çöl Tilkisi" çıkar.
Peşine takıldıkları bu yabani canlı, onları hayatta tutacak olan küçük avların ve bir yaşam belirtisinin olduğu yöne doğru sürükler. Tilki, onlar için artık sadece bir hayvan değil; ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide duran bir rehberdir.
İşte bu satırları okuduğumda, podcastteki Merve’nin tahmininden ayrıldım. Exupéry, Küçük Prens’e dost olarak tilkiyi seçerken sadece edebi bir şaşırtmaca yapmamıştı. O tilki, yazarın bizzat Sahra Çölü’nde temas ettiği, ona umudu diri tutmayı öğreten ve onu hayata bağlayan o gerçek "çöl tilkisi"nin ta kendisiydi.



