
“İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda” -Orhan Veli Kanık
Avrupa Yakası’ndan Asya’ya doğru geçiyorum, Orhan Veli’nin dizeleri beynimde yankılanırken bir yandan da şehrin sesini dinliyorum. Gözlerim açık ama zihnim dalgın. Direksiyonun önünde uzanan asfalt, iki yanımda çelik halatlar, köprünün altında masmavi akan muhteşem bir deniz… Rüzgâr camın kenarından içeri sinsice sızıyor. Şehir her zamanki gibi çok kalabalık ama düşünce yalnız. İstanbul’da köprüden geçmek sıradan bir ulaşım değildir ki; aynı anda insanın içinden bir şeyler de gelir geçer. Bazen huzurun bazen hüznün geçişidir.
Tam orta yerindeyim boğazın. Ne Avrupa’dayım ne Asya’da. Bir eşikteyim. İstanbul’un kendisi de böyle bir eşikte şimdi.
Dikkatinizi çekti mi bilmem? Son günlerde haber kanallarında İstanbul Boğazı’ndaki iki köprü ve ülke genelindeki bazı otoyolların özelleştirileceği iddiaları konuşuluyor. Trafikte önümde ilerleyen araçlara bakarken şu soruyu kendi kendime sormadan geçemiyorum: Bu köprüler gerçekten sadece bir “işletme modeli” midir? Yoksa “kamusal altyapının geleceği” midir? Bu tartışma yalnız bir ekonomik model tartışması değil bence. Bu şehirle kurduğumuz ilişkinin neye dönüşeceğinin tartışması.
15 Temmuz Şehitler Köprüsü ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü yalnızca iki yakayı birbirine bağlayan yapılar değiller. Sabahın erken saatinde işe yetişmeye çalışan işçinin yolu buradan geçer. Gece hastaneye yetişmeye çalışan bir annenin duası bu çeliklerin arasından geçer. Üniversite sınavına yetişen bir gencin kalp atışı burada hızlanır. Bu köprüler beton değil ki sadece; hayatın akışıdır.
Bir kent bilimci olarak baktığımda konu, doğrudan kamusal egemenlik, afet yönetimi ve kent hakkı meselesidir.
Ülke genelindeki otoyollar da böyledir. Tarladan çıkan ürün, fabrikadan çıkan mal, şehirler arası yolculuk… Ekonomi dediğimiz şey, aslında insanların emeğinin yolda ilerlemesidir. Bu nedenle mesele yalnız İstanbul’un değil, Türkiye’nin ulaşım omurgasının nasıl yönetileceğidir. Dolayısıyla özelleştirme tartışması yalnız İstanbul merkezli değil; ulusal ölçekte stratejik bir altyapı meselesidir.
Ama İstanbul bambaşka bir şehir. Bu şehir güzel olduğu kadar da kırılgan. Kentin hemen güneyinde uzanan Kuzey Anadolu Fay hattının uzantısı Marmara Fayı gerçeği, bütün planların arkasında sessizce bekliyor. Olası bir büyük depremde bu köprüler sadece trafik hattı olmayacak; tahliye yolu, acil müdahale hattı, yaşam koridoru olacak.
Deprem günü geldiğinde kimse geçiş ücretini konuşmaz. O gün tek mesele, insanların güvenle karşı kıyıya ulaşmasıdır.
Elbette devletler altyapılarını farklı modellerle işletebilir. Özelleştirme bir yöntemdir. Özelleştirme kavramı farklı modeller içerebilir: tam satış, işletme devri ya da kamu-özel işbirliği. Türkiye’de bu modellerin geçmiş uygulamalarında uzun vadeli sözleşmeler, geçiş garantileri ve döviz bazlı yükümlülükler kamuoyunda uzun süre tartışılmıştır. Bu deneyimler hafızalardayken, yeni adımların hangi şartlarda ve ne ölçüde kamu yararı gözetilerek atılacağı sorusu doğal olarak gündeme gelmelidir. Kritik altyapı söz konusu olduğunda ölçü değişir. Öncelik kârlılık mı olmalıdır, yoksa kamusal güvenlik ve eşit erişim mi?
Boğaz’ın üstünde ilerlerken şunu hissediyorum; Bu köprü sadece iki kıtayı değil, iki anlayışı da bağlıyor aslında. Bir yanda kamu yararı, diğer yanda piyasa mantığı. Bir yanda “herkes için ulaşım”, diğer yanda “gelir odaklı işletme”.
Ulaşım bir ayrıcalık değildir. Bir kentte iki yaka arasında geçebilmek, temel bir haktır. Köprülerin ve otoyolların yalnızca finansal performans kriterleriyle değerlendirilmesi, halkın gündelik hayatını doğrudan etkiler. Çünkü bu yollar lüks değil; yaşamın parçasıdır.
Köprünün sonuna yaklaşıyorum. Asya tabelası görünüyor. Geçiş bitiyor ama beynimdeki soru kalıyor:
Bu köprüler kimin?
Üzerinden geçen insanların mı,
yoksa sadece bilanço tablolarının mı?
İstanbul bazen bir manzara gibi görünür. Oysa o, ortak bir emanettir.
Ve emanetin değeri, fiyatla değil; sorumlulukla ölçülmelidir.



