
Bazen Saray’dan çıkıp Tekirdağ’a doğru yola koyuluyorum. Çukuryurt, Kurtdere ve Beyazköy üzerinden Tekirdağ merkeze uzanırken ya da rotayı Çorlu’ya çevirip Ulaş veya Velimeşe üzerinden geçerken yol boyunca gözüme çarpan o manzaralar, içimi sızlatmakla kalmıyor, bu yazıyı kaleme almamı adeta bir zorunluluk haline getiriyor. Trakya'nın o bildiğimiz, hayran olduğumuz uçsuz bucaksız yeşilliği ile sarı ayçiçek,kanola ve buğday tarlaları, yerini ne yazık ki organize bir talanın sessiz tanıklarına bırakmış durumda.
Memlekette nereye baksak bir "hobi" sevdasıdır gidiyor. Eskiden hobiler pul biriktirmek, kitap okumak ya da en fazla ahşap boyamak falandı. Şimdilerde ise milli hobimiz koskoca tarım arazilerini parselleyip, etrafına uyduruk iki sıra tel çekip "doğayla baş başa yaşam" adı altında pazarlamak olmuş. Ankara’da bu hobi bahçesi meselesi patlak verince herkes başkente kilitlendi ama asıl madalyalık rezillik, yanı başımızda, Trakya’nın kalbi Tekirdağ’da, gözümüzün önündeki bu güzergahlarda yaşanıyor.
Geçenlerde Tekirdağlı emektar bir çiftçi dostumdan fotoğraflar aldım. Gelen karelere bakarken insanın içi sızlıyor, bir yandan da sinirden gülmeye başlıyor. Yüzyıllardır bu milleti doyuran o bereketli, canım tarlalar gitmiş; yerine her birinin sınırına eğri büğrü teller gerilmiş, "Hobi Bahçesi" tabelası asılmış garabetler gelmiş. Zaten iklim krizinin ortasındayız, kuraklık kapıda, verimli toprağımız ve su kaynaklarımız her geçen gün azalıyor. Biz ne yapıyoruz? Geleceğimizi üç beş metrekarelik "hafta sonu mangal alanı" uğruna feda ediyoruz. Bu kolektif deliliğin, bu çılgınlığın bir an önce önüne geçilmesi şart. Yoksa yakında hobimiz aç kalmak olacak.
İşin en trajikomik, en tehlikeli boyutu ise bu "hobi" tezgahının hukuki kılıfında gizli. İnsanlara "alın size cennetten bir köşe" diye satılan bu yerlerin neredeyse tamamı aslında hisseli tarlalar. Alıcılar buralara hiçbir zaman resmi olarak imar izni alamayacaklarını belki de hiç bilmiyor ya da bilerek bu kumara ortak oluyorlar.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var ki asıl kabus orada başlıyor: Günün birinde popülist, rant düşkünü, tabiri caizse "çılgın" bir bakan veya belediye başkanının koltuğa oturmayacağının garantisi var mı? Bir sabah uyanacağız ve bir imza ile o canım tarlaların, hayvancılığın can damarı meraların hobi bahçesi kılıfından çıkarılıp resmen imara açıldığını görebiliriz. İşte o gün, Trakya için yolun sonu demektir. Bu basiretsizlik ve hırs zinciri kırılmazsa, canım Trakya baştan başa betona gömülecek; geriye ne ekecek bir karış toprak ne de nefes alacak bir yeşillik kalacak.
"Tarla satan mutlu olmaz, sattıranlar mutlu mu acaba?"
Peki, durup dururken mi satıyor bu köylü toprağını? Elbette hayır. Tarlada üretim yapmanın formülü artık matematik kurallarına meydan okuyor. Düşük ürün fiyatları, tavan yapan girdi maliyetleri ve kuşa dönen tarım destekleri yüzünden çiftçi köşeye sıkışmış durumda. Bir bankanın borcunu ödemek için diğer bankadan kredi çekilen, tarlaların ipotek zincirine vurulduğu bir kısır döngü bu. Ve nihayetinde kaçınılmaz son gerçekleşiyor: Tarla satışı. Toprağını elden çıkaran hiçbir çiftçinin yüzü gülmüyor, orası kesin. Peki, bu düzeni yaratanlar, çiftçiyi toprağına küstürenler geceleri rahat uyuyabiliyor mu? İşte orası tam bir muamma.
İşin yerel yönetim ayağı ise tam bir trajikomedidir. Hatırlarsınız, geçen dönem Saray Belediyesi’ni yönetenler bu plansız parselasyon işine, tarım arazilerinin yağmalanmasına karşı hızlıca bir barikat kurmaya, çözüm üretmeye çalışmışlardı. Şimdiki yönetime bakıyoruz; tam bir usta dönüşü! Çiftçinin, toprağın halini dert edinmek yerine emlakçılarla, müteahhitlerle adeta et tırnak olmuş, son derece "iç içe" bir yönetim sergiliyorlar.
Bu konu siyaset üstü, son derece hassas bir meseledir. Burada söz konusu olan üç beş dönüm arsa ticareti değil; çocuklarımızın ekmeği, bu toprakların geleceğidir. Geleceğimizi beton mikserlerine ve emlak hırslarına kurban etmeden önce bir kez daha düşünmek zorundayız. Çünkü tarım arazisi hobiye gelmez; gitti mi bir daha geri dönmez.



