
Dün bir arkadaşla nostalji yapalım dedik, yapmaz olaydık. Konu dönüp dolaşıp malumun ilamı olan 2020 yılına, yani o meşhur "ilk pandemi" panik ataklarımıza geldi. Hatırlayınca insan kendi kendine gülüyor mu, ağlıyor mu şaşırıyor.
Sene 2020... Dünya durmuş, biz evlere kapanmışız. Ölüm korkusunun ve "tuvalet kağıdı stoklamalıyım" dürtüsünün zirve yaptığı o günler. İnsanlık tarihinin en büyük "kıyamet provasını" yaşıyoruz haliyle. Ben de o dönemde, ne olur ne olmaz diye bir "büyük kaçış" hazırlığına giriştim. Ayıptır söylemesi, o gün markete bir girdim, sanki bir ay sonra dünya yok olacakmış gibi ne bulduysam sepete attım. Hayatımda ilk kez bir alışveriş arabasını, o da yetmedi yanına bir sepeti ağzına kadar doldurmuşum. Kasaya geldiğimde kendimi bir lojistik uzmanı gibi hissediyordum.
O gün kasadaki faturaya baktım: Beş yüz lira.
Bugün o markete girseniz, aynı arabayı doldurmak için muhtemelen bir böbreğinizi bırakmanız veya kredi çekip borçlandırmanız gerekecek. Abartmıyorum; bugün o ürünleri almaya kalksanız 30-40 bin liradan aşağı kalkamazsınız.
Oturdum, elimde hesap makinesi... Beş yüz nerede, otuz, kırk bin nerede? Altı yılda nasıl bir "ekonomik mucizeye" imza attık ki, alım gücümüzü bir asır geriye sardık? Altı sene dediğin nedir ki? İnsanlık tarihi için bir göz kırpma süresi, ama bizim cüzdanlar için bir kıyamet senaryosu.
İşin asıl trajikomik tarafı ne biliyor musunuz? Biz 2020’de o 500 lirayı öderken "Eyvah, bütçeyi mi aştık?" diye hafif bir vicdan azabı çekiyorduk. Bugün ise markete girmek, adeta bir strateji oyununa girişmek gibi. Artık raf fiyatlarına bakmak, borsa takip etmekten daha adrenalin dolu. Eskiden "Aylık mutfak masrafı ne kadar?" diye sorulduğunda, insanlar bir tutar söylerdi. Şimdi ise bu soruya cevap vermek için bir muhasebe ekibi, bir astrolog ve muhtemelen bir de falcı gerekiyor. Çünkü sabah aldığınız peynirin öğleden sonra "koleksiyon değeri" kazanıp kazanmayacağını kimse kestiremiyor.
Peki, bu süreçte neler mi kazandık?
Artık herkes birer istatistik uzmanı. Gramaj oyunlarını çözmek, birim fiyatı 10 kuruş daha ucuz olanı bulmak için yapılan o zihinsel hesaplamalar, Nobel ödüllü ekonomistlere taş çıkartır.
İstem dışı bir "sadeleşme" akımı başlattık. Eskiden "dolap dolusu alışveriş" yapardık, şimdi "ihtiyaç duyduğumuz kadarı" (yani bir paket makarna ve biraz umut) ile yetinmeyi öğrendik.
Kasada fişin uzamasını izlerken gösterdiğimiz o soğukkanlılık, meditasyon yapan bir keşişin bile gıpta edeceği seviyede.
İnsan düşünmeden edemiyor; altı senede bu kadar yoksullaşmak için neyi başardık biz? Bir uzaylı istilasına mı uğradık, gizli bir nükleer savaş mı yaşadık, yoksa biri çıkıp "Ekonomiyi nasıl mahvederiz?" diye bir master tezi yazdı da biz de denek mi olduk? Çalıp çırpsan, hazineyi hortumlasan, yer altı kaynaklarını satsan yine de bu kadar kısa sürede bu denli bir erozyon yaratmak üstün bir yetenek ister.
Gerçekten tebrik etmek lazım; altı yılda ekonomiyi öyle bir "yönetmişiz" ki, 500 liralık alışverişi lüks tüketim kalemine, vatandaşı ise matematik profesörüne dönüştürdük. Galiba en büyük hata, hayatı ciddiye alıp o 500 lirayı hesaplamaktı. Şimdi olsa, o parayı bir çerçeveletip duvara asardık; "Burada eskiden bir devletin alım gücü yatıyordu" diye.



